SüReÇ-II
Posted by kurtmalone Kasım 22, 2008
Tutkunun boyutları olmalı mutlaka. Tutunmak için kollarına atılırken tutkunun; kendi durumunu, sıradan bir hayatı olanlara tercih etmezdi. Tutkunun hissedilinebileceği tek yer vardı onun için, tren garları. Trenlerin kendi kalkışlarını kutsallaştırdığı rayların yanındaki banklarda oturuyordu. İçindeki gitme isteği her zamanki yerindeydi; ancak bilet almamıştı. Acaba tren garları hep ayrılanlar ya da kavuşanlar için midir? Neden içlerinde sadece hüzün taşırlar? Eğer bir kavuşma varsa ve bu tren garında ise hüzünlü değil midir sizce? Ancak onun için farklı bir yönü olmalıydı. Gitmek diye bir eylem varsa bu, garlardan başlamalıydı. Bir bilet alırsınız, nereye olduğu önemli değil, yerinize oturursunuz. Etrafınızdaki herkes sanki hiç oradan ayrılmıyormuşçasına ve sadece yolculuk yaparmışçasına oradadır. Trenin kalkışı ile bir hikaye biter ve bir diğeri başlar.
Hayatında ne kavuşmak için beklediği biri ne de gidecek olsa arkasından uğurlamaya gelecek biri vardı. Oysa ki bu durumdan memnundu. Gitmek istiyordu; çünkü kalp atışlarının hızına kendisinin de yetişemeyeceği o an yaklaşıyordu. Buna emindi. Önünde iki seçenek ve dolayısıyla iki hikaye vardı. Ya bir bilet alıp gidecekti ki bu yeni bir hikayeydi ya da geriye dönüp birisi ile son konuşmasını yapmaya gidecekti. Bu var olan hikayenin devamıydı.
Trenleri nehirlere benzetirdi. Sanki onlar gibi akarlardı. Trenin ileri veya geri gidebilecek olması önemli değildi ne de olsa ikisi de aynı doğrultu içerisinde idiler. Bir nehirde iki farklı yöne yüzebilirsiniz. Nehirle beraber ya da nehire karşı. Onun için nehirle beraber yüzmek trene binerek gitmeyi, ona karşı yüzmek ise içinde bulunduğu zorlukları göğüslemesi ve çözemiyorsa kaçış yolu bulmasını çağrıştırıyordu.
Havanın soğukluğu ve rüzgarın şiddetini arttırmasıyla uçuşan çınar yaprakları onu kendine getirdi. Ayağa kalktı ve kendi kendine söylendi:
- Birgün gideceğim.
***
-Neden bana bunu yaptın? dedi ağlamaklı.
-Ne dememi bekliyorsun? Görmüyor musun? Pişmanım işte. Halimden anlamıyor musun?
-Anlayamadığım şeyleri soruyorum zaten sana. Sana en başında olmaz dedim. Sen beni buna zorladın. Ve şimdi yapacağını yaptın.
-Özür diliyorum işte. Lütfen beni bırakma. Sana yalvarıyorum. N’olur anla beni.
-Nesini anlayayım?
-Sen de bunu yapmadın mı daha önce? Sen kendin anlattın bana. Lütfen. Lütfen düşün bir kere ne hissettiğimi.
-Sadece kısa bir cevap istiyorum senden? Neden bana bunu yaptın?
-Sadece merak.
Uzunca baktı gözlerine. Gırtlağındaki düğüm ile hiçbir şey söyleyemeden kalakalmıştı karşısında. Merak, belki de eski dünya düzeninden gelen en kötü hissedişti. Yenilmek ya da yenilmemek biim elimizdeyken neden hep meraka yenik düşülürdü? Tarihi, insanlığı değiştirecek güç elinde yoktu. Arkasını döndü ve gitti. Evden çıkarken kapıyı çarpmak ya da çarpmamak arasında kaldı. Tabi ki çarpmayacaktı. Bu, ne derece sinirlendiğinin bir göstergesi olurdu. Oysa ki o umursamaz bir tavır takınmak istemişti. Arkasındaki buğulu sesleri sadece duyabiliyordu, algılayamıyordu. O sesler kalmasını mı istiyordu yoksa küfür müydüler? Artık önemi yoktu. Bir adım daha atmıştı yeni hayatına.
Dışarı çıktığında ne yapması gerektiğini düşünecek zamanı kendine yaratmadan koşmaya başladı. Bu belki de en güzel koşusuydu, insanların ona bakıp bakmamalarını önemsemediği ilk koşusu…
Durdu. Düşüncelerinin o sonsuz havuzuna bıraktı kendini; fakat düşünebildiği tek şey kendisininkinden başka bir penisin kız arkadaşının vajinasının içine girip çıkmasıydı. İşin içinde kan da olmalıydı. O, adet döneminde olmalıydı. Hiç istemese de tüm kız arkadaşlarının adet dönemlerini bilirdi. Nasıl bir sevişmeydi acaba? Kendisinden farklı ne sunmuş olabilirdi sevgilisine? Farklı bir pozisyon mu? Hayır. Penisini cinsel organına sokabilmesine kadar geçen zaman önemli idi? Bu zamanda kendisinden farklı ne sunmuştu ki aldatıcı olabilmişti? Bu kadar merak konusu olabilecek şey ne idi? Peki bunu ne önemi vardı? Ancak düşünmeden edemiyordu. Birden nefes alması gerektiğini anımsadı. İnsanlığı hiç terketmeyen varlık nefesiydi, ölene kadar. Öldükten sonrasını kim takardı ki?
-Zamanım doldu. diye düşündü.
Üç şişe ucuz şarap alarak evin yolunu tuttu. Son bir defa yazmayı umarak adımlarını sıklaştırdı. İçinde, sadece boşluğu hissetmek için, çatı katını düşlüyordu. Orada kendi olabilirdi. Yazacaktı ve yazması gereken kendisiydi.