HiSSeDiSLeRiM

Just another WordPress.com weblog

B.G.B.S.B.Y.İ.V.B

Posted by kurtmalone Aralık 29, 2008

hayat belki de sadece fotoğraf karelerinden ibarettir…
sizin görmek istediğiniz…
bense düşünürüm.
her yerde yüzler…
her yerde ruhlar, ruhsuzlar…
ama hapsetmiştim bedenimi
ruhum karanlıktı.
durdum.
düşündüm.
bıraktığım anda silikti yüzün,
dans ediyordun karanlıkta.
sonra ben vardım.
beni düşündüm.
sıcaktı.
seni düşündüm.
uzaktın.
anlamsızdı.
bakma öyle
kedi gibi.
her şey soluktu.
soluk almalıydım.
dalgalanmalıydım.
bazen görürdüm.
bazen siyah beyaz…
bakma bana öyle
her yerde yüzün var.
her yer bulanık, karanlık, zamansız, mekansız, sessiz, kimsesiz. ama…
Biz geekten gittikten sonra
Bulunduğun yerde insanlar var…
Bomboş  

Yazı kategorisi: Uncategorized | » yorum bırak;

UYKU

Posted by kurtmalone Aralık 29, 2008

Uyudun di mi?

Bense burada oturuyorum,

Kayaların üstünde.

Kayalar binlerce

Kayalar denize nazır.

Sen nerdesin?

Denizin içinde mi?

Ayın ışığında mı?

Hangi kayanın altındasın?

Hangi kayanınsın?

Uyudun di mi?

Uyuma-na- bak.

 

Yazı kategorisi: Uncategorized | » yorum bırak;

SüReÇ-II

Posted by kurtmalone Kasım 22, 2008

     Tutkunun boyutları olmalı mutlaka. Tutunmak için kollarına atılırken tutkunun; kendi durumunu, sıradan bir hayatı olanlara tercih etmezdi. Tutkunun hissedilinebileceği tek yer vardı onun için, tren garları. Trenlerin kendi kalkışlarını kutsallaştırdığı rayların yanındaki banklarda oturuyordu. İçindeki gitme isteği her zamanki yerindeydi; ancak bilet almamıştı. Acaba tren garları hep ayrılanlar ya da kavuşanlar için midir? Neden içlerinde sadece hüzün taşırlar? Eğer bir kavuşma varsa ve bu tren garında ise hüzünlü değil midir sizce? Ancak onun için farklı bir yönü olmalıydı. Gitmek diye bir eylem varsa bu, garlardan başlamalıydı. Bir bilet alırsınız, nereye olduğu önemli değil, yerinize oturursunuz. Etrafınızdaki herkes sanki hiç oradan ayrılmıyormuşçasına ve sadece yolculuk yaparmışçasına oradadır. Trenin kalkışı ile bir hikaye biter ve bir diğeri başlar.

    Hayatında ne kavuşmak için beklediği biri ne de gidecek olsa arkasından uğurlamaya gelecek biri vardı. Oysa ki bu durumdan memnundu. Gitmek istiyordu; çünkü kalp atışlarının hızına kendisinin de yetişemeyeceği o an yaklaşıyordu. Buna emindi. Önünde iki seçenek ve dolayısıyla iki hikaye vardı. Ya bir bilet alıp gidecekti ki bu yeni bir hikayeydi ya da geriye dönüp birisi ile son konuşmasını yapmaya gidecekti. Bu var olan hikayenin devamıydı.

     Trenleri nehirlere benzetirdi. Sanki onlar gibi akarlardı. Trenin ileri veya geri gidebilecek olması önemli değildi ne de olsa ikisi de aynı doğrultu içerisinde idiler. Bir nehirde iki farklı yöne yüzebilirsiniz. Nehirle beraber ya da nehire karşı. Onun için nehirle beraber yüzmek trene binerek gitmeyi, ona karşı yüzmek ise içinde bulunduğu zorlukları göğüslemesi ve çözemiyorsa kaçış yolu bulmasını çağrıştırıyordu.

     Havanın soğukluğu ve rüzgarın şiddetini arttırmasıyla uçuşan çınar yaprakları onu kendine getirdi. Ayağa kalktı ve kendi kendine söylendi:

- Birgün gideceğim.

                                                ***

-Neden bana bunu yaptın? dedi ağlamaklı.

-Ne dememi bekliyorsun? Görmüyor musun? Pişmanım işte. Halimden anlamıyor musun?

-Anlayamadığım şeyleri soruyorum zaten sana. Sana en başında olmaz dedim. Sen beni buna zorladın. Ve şimdi yapacağını yaptın.

-Özür diliyorum işte. Lütfen beni bırakma. Sana yalvarıyorum. N’olur anla beni.

-Nesini anlayayım?

-Sen de bunu yapmadın mı daha önce? Sen kendin anlattın bana. Lütfen. Lütfen düşün bir kere ne hissettiğimi.

-Sadece kısa bir cevap istiyorum senden? Neden bana bunu yaptın?

-Sadece merak.

     Uzunca baktı gözlerine. Gırtlağındaki düğüm ile hiçbir şey söyleyemeden kalakalmıştı karşısında. Merak, belki de eski dünya düzeninden gelen en kötü hissedişti. Yenilmek ya da yenilmemek biim elimizdeyken neden hep meraka yenik düşülürdü? Tarihi, insanlığı değiştirecek güç elinde yoktu. Arkasını döndü ve gitti. Evden çıkarken kapıyı çarpmak ya da çarpmamak arasında kaldı. Tabi ki çarpmayacaktı. Bu, ne derece sinirlendiğinin bir göstergesi olurdu. Oysa ki o umursamaz bir tavır takınmak istemişti. Arkasındaki buğulu sesleri sadece duyabiliyordu, algılayamıyordu. O sesler kalmasını mı istiyordu yoksa küfür müydüler? Artık önemi yoktu. Bir adım daha atmıştı yeni hayatına.

     Dışarı çıktığında ne yapması gerektiğini düşünecek zamanı kendine yaratmadan koşmaya başladı. Bu belki de en güzel koşusuydu, insanların ona bakıp bakmamalarını önemsemediği ilk koşusu…

     Durdu. Düşüncelerinin o sonsuz havuzuna bıraktı kendini; fakat düşünebildiği tek şey kendisininkinden başka bir penisin kız arkadaşının vajinasının içine girip çıkmasıydı. İşin içinde kan da olmalıydı. O, adet döneminde olmalıydı. Hiç istemese de tüm kız arkadaşlarının adet dönemlerini bilirdi. Nasıl bir sevişmeydi acaba? Kendisinden farklı ne sunmuş olabilirdi sevgilisine? Farklı bir pozisyon mu? Hayır. Penisini cinsel organına sokabilmesine kadar geçen zaman önemli idi? Bu zamanda kendisinden farklı ne sunmuştu ki aldatıcı olabilmişti? Bu kadar merak konusu olabilecek şey ne idi? Peki bunu ne önemi vardı? Ancak düşünmeden edemiyordu. Birden nefes alması gerektiğini anımsadı. İnsanlığı hiç terketmeyen varlık nefesiydi, ölene kadar. Öldükten sonrasını kim takardı ki?

-Zamanım doldu. diye düşündü.

     Üç şişe ucuz şarap alarak evin yolunu tuttu. Son bir defa yazmayı umarak adımlarını sıklaştırdı. İçinde, sadece boşluğu hissetmek için, çatı katını düşlüyordu. Orada kendi olabilirdi. Yazacaktı ve yazması gereken kendisiydi.

Yazı kategorisi: Uncategorized | Etiketler: , | » yorum bırak;

SüReÇ

Posted by kurtmalone Kasım 21, 2008

     Bir insanı acıtan, hayal kırıklıklarından başka ne olabilir ki? Hayallerinin kırıldığı noktayı yaşamak sana acı veriyor. Korkun yok. Endişen yok. Aşk, gurur, kıskançlık, mutluluk, sevgi, öfke, kin, nefret, vicdan, ahlak, delilik ve aklına gelmeyen onca duygu ve his yapmacık olur.

     Zaten yapmacık bir hayatın vardır. İnsanlar üzülmeni istediklerinde ki bunu sıkça ifade etmezler, üzülürsün. Ağlamanı söylediklerinde ağlarsın. Mutlu olmanı söylediklerinde mutlu olursun. Bir tek kendin olamazsın. Artık yenildiğinin farkına varırsın. Çaba harcamadan yenilmek nasıldır kimse senin kadar iyi bilemez. Çaba harcamana fırsat vermezler. Okul, aile, aşk ilişkileri derken girdiğin yoldan, daha doğrusu battığın bataklıktan çıkamayacak duruma gelirsin.

     Geçen hafta kötü olup olmadığını bilmediğin günler geçirdin. Bunu düşünüyorsun. İçine düştüğün büyük anlamsızlık çukurunda debelenip durdun. Aklında intihar etmenin yollarını araştırdın durdun. Beşinci kattan atlamak mı yoksa bileklerini kesmek mi? Hangisi daha güzel bir ölüm şekli? Hangisi daha güzel gözükürdü? Ancak korkak olduğun için bu yolu da seçemezsin. Tıpkı herşeyi bırakıp gitmeyi seçemediğin gibi. Korkak olduğunu bilme düşüncesi bile artık seni sinirlendirmez. Ya da nasıl his uyandırır insanın kendine itiraftan çekindiği şeyleri itiraf etmesi?

     Yazmayı bırakmıştın, unuttun mu? Ama bir yerlerden çıkmasını umuyorsun bu enerjinin? Neden sadece çatı katında ayaklarını boşluğa uzatmışken yazabiliyorsun peki? Başka bir hayat yaşayabilir misin acaba? Reel hayatta olmasa da yazdıklarında… Ama önce kusmalısın dünyaya, başlamalısın.

     Diye düşünüyordu. Ayaklarını caddenin boşluğuna doğru uzatmış kuş bakışı bakıyordu geçen arabalara. Işıklar çok güzellerdi, ancak kırmızının ki kadar değil.

Yazı kategorisi: Uncategorized | Etiketler: , , , , , | » yorum bırak;

HİÇ

Posted by kurtmalone Ekim 27, 2008

üşüyorum,

hiç üşümediğim gibi.

vücudum ateşler içinde

yanarken sevdiğimin ateşiyle

ve suskun göğsümde

patlamak

haykırmak

itiraf etmek istercesine

nefesim kokuyor bedenim.

nefesimin kızgınlığı sarmış

saatlerimi.

o saatler ki acımasız

bana değil

kaçışlarıma

sevdiğime…

o saat ki ben

alıp elime maskeleri

takındığım bunca zaman

sermişim önüme.

birer birer anlatmışım

birer birer göstermişim

ben olan beni anlaman için

terlerime bırakmışım.

sadece anlaman için…

 

Yazı kategorisi: şiir | Etiketler: , | » yorum bırak;

BOŞ-ALIM

Posted by kurtmalone Ekim 27, 2008

Bir kadın seni öpmek isterse ve daha ilerisine gitmek isterse sen ona karşı çıkamazsın. Belki de karşı çıkacak güç damarlarında mevcuttur; ama bir kadını üzmek gibi bir hataya düşemezsin. Sırf bu yüzden kendini kollarına atarsın akıntıların. Senin centilmenliğindedir aslında bu durum, kendini salmak. Etraftaki insanlar ise seni uçkurunun peşinde koşan, çapkın, değer bilmeyen biri olarak tanırlar. Aslında kendi fantezilerini sende görürler. Bunu nerden mi çıkarıyorum? Bakın! Bakın onlara! Ne konuşuyorlar? Kim kimi ne etti diye palavralar… Başka bir şey bildikleri yok. Yalanı düzeni bin para. Atın anam babam, atın.

Bir kadın seni öpmek ister. Dudakları, sana bıraktığında kendini, sıradan hayatlarını film şeklinde yaşadığını o hayatı yalanlamayı istercesine içtendir. Sonrası mı? Sonrası senin kasıklarının arasında yada onun kasıklarının arasında gidip gelmeler ile geçen birkaç dakika. Bu tabi sizin için. Benim için birkaç saat. Tutku için her şeyi yaparlar. Önemli olan tutkudur. Sen mi, o veya bu mu? Ne önemi var? İstedikleri hissetmek istedikleri ile sınırlıdır. Evrensel olduklarını düşünürler; ama değil, ah yaratan değil. Hepsi sadece o an hissetmek istediklerini yaşamaya çalışırlar. Sen, ben ise bir erkeklik onuru olarak kabul ederiz yaşanılanı.

Bir de vardır ki diğerleri aşık olduklarını zannederler. Aşık olduklarını düşündükleri insan için sadakatlidirler. Kendi tarzlarında. Bununla da ötede beride gurur duyarlar. Ben sadık biriyim ve çok seviyorum, onun dediğinden dışarı çıkmıyorum diye. İnanmayın siz onlara. İnanmayın arkadaşlarım. Onlar ki öpüşürler, sevgiliyi öpmedikleri gibi öperler karşındakini. Onlar ki sevişirler. Onlar ki korkulması gereken insanlardır. Onlar ki…

Hayat ise yalanlar üzerine kurulmuş bir düzen. Farkında olmak veya değiştirmek istemek ve bunun için uğraşmak hiçbir işe yaramıyor. Yalanlar üzerine kurulmuş hayatlar. Ben de böyleyim. Sizin gibi. Farkındayım farkındalıklarımın sınırında yaşayarak. Ah ya rab. Yoksun biliyorum, ama farkındayım. Nereye kadar bu böyle gidecek. Nereye kadar hayata kurban edeceğim kendimi. Baksana bana yaptıklarına. İstemediğim bir yer, istemediğim insanlar, istemediğim ilişkiler… Seni istemiyorum ki ben. Asıl istediğime ise gücüm yok. Yok…

 

Çimlerin üzerinde papatyaları sayarak, elimde biram, karşıdaki dağlara bakarak onları hissederek şiir yazmak bana yeter gibi geliyor. Bunu yaşamadığım için bilmiyorum ne düşüneceğimi. Belki de bu da beni bana yetiştiremeyecek. Ama en azından denemek için gücüm yok. Olmayacak. Hayatımda hep birilerinin boyunduruğunda yaşamışım. Hala yaşıyorum. Yaşamaya devam ediyorum bir adım geriye atacak cesareti bulamadan. Korkunun olmadığı yerde cesaretten söz edilemez ama ah hayat ben nerden bileyim ki korkularımın üzerine giderek cesur olacağımı. Ben, ben olmak için olan beni değiştirmem gerektiğini biliyorum. Sadece bunu hissediyorum. Yanlış olabilir sizin için; ama ben bunu istiyorum.

 

Yazı kategorisi: Uncategorized | Etiketler: , , , | » yorum bırak;

Benim Ağzımdan Yazılmış Gibi

Posted by kurtmalone Ekim 26, 2008

İnsanın hiçbir şey hissetmemesi nasıl bir his hiçbir fikriniz olamaz, bunu yaşamıyorsanız.

Sevgilinize bakın ve düşünün, ya da sevdiğiniz herhangi bir varlığa ve ona karşı bir otobüse bakar gibi hissiz olduğunuzu farz edin. Yapamazsınız. Umarım böyle de devam edebilirsiniz.

 

Bu durumun getireceği yalnızlık hissini hiç sormayın. Ölümüne bir yalnızlık. Gökteki güneşe bile eşlik eden bir ay ve ya yıldızlar var. Bana ise hiçbir şey. Bom boş bir kalp, buz gibi bir ruh. Ve getirdiği ağır yük. Baş edilemez, yirmi beş yaşında yetmiş yaşında bir ruh. Ölü, kıpırtısız. Çoktan servi koruluğuna gitmeye hazır.

 

Aşık olmaya zorluyorum kendimi, deniyorum, çabalıyorum ama dendiği gibi kıvılcım yoksa ateş de yakamazsın. Çakmağımın gazı bitmiş ve tüm kibritler ne yazık ki ıslanmış. İçimde kıvılcım çakacak her şey yavaş yavaş yok oluşa sessiz adımlar atmış.

 

Geçen rüyamda eski sevgililerimden birisini gördüm. Kalbimde bir şey kıpırdatabilen ilk ve tek insandı. Uyandığımda düşündüm, bir zamanlar gerçekten seviyor muydum? Yoksa bu da bir yanılsamamıydı diye. Cevap veremedim, çünkü üstü öyle kalın bir toz tabakası ile kaplı ki. Yüzeye bakınca göremiyorsun ve içimden hiç eşelemek gelmiyor. Kendimi mi kandırmıştım o süre boyunca, sanırım hayır. Gerçekten içimde küçük bir kıvılcım çakmıştı ve orada bulunan şeyler o kadar uzun yıllardır kuruydu ki ve ardından öyle bir ateş yandı ki, aşkı yaratan bile kıskanmıştı. İçimdeki yanacak hisler bittiğinde ise ateşte yok oldu ve şimdi orada yanacak bir şey de kalmadı. Ve uzun yıllar boyunca orada yanacak bir şey olmayacak, orada yanacak bir şeyler biriktiğinde ise bu seferde kıvılcım olmayacak. Kısır bir döngü. Kuyruğunu yutan yılan gibi kendi kendimi sindiriyorum. İçeri bir şey giremediği için kendimle besleniyorum. Ve gün olacak, bendeki kaynakta tükenecek, işte o gün korkuyorum kendimden. Çok fazla.

 

Umarım o gün gelmez.

(Bugun sana anlattıklarımı çok güzel özetlemişsin. Tek bir şey fazla. o da o günden korkmuyorum. tasarlıyorum zaten. iyi düşünülmüş bir intihar zarif bir sanat eseridir ;) )

Yazı kategorisi: Uncategorized | Etiketler: , , | 1 Yorum »

Kısa Film Senaryosu-I

Posted by kurtmalone Ekim 26, 2008

Ben bir oyuncuyum. Dünyam da tiyatro salonum. Mecburum bu oyunu oynamaya. Ne gidebiliyorum ne de ölebiliyorum. Üç tercih hakkım var ve ben, bana sormadan sunulan bu senaryoyu oynamayı seçiyorum. Yaşamayı seçiyorum. Neden mi? Yıllardır düşünüyorum. Tamamen aidiyetsiz olana kadar bu böyle olacak. Benim neden odam var? Neden sevgilim, evim, ayakkabılarım, birileri bana ulaşsın diye telefonum, gitmek zorunda olduğum yerler, görüşmek zorunda kaldığım insanlar var? Ben sadece beni yaşamak isterken bu kaos neden? İstemiyorum bu düzeni ve değiştirmek içinse neden çaba harcayayım? Rahat bırakmanızı istiyorum sadece.

Yaşamayı seçtim demiştim. Neden mi? Hissedebilişlerimi seviyorum. Çok az da olsalar, bazen uyuşturucu ile de gelseler ne farkeder ki? Ancak en iyisi sevişmek… Evet evet. Seviştiğim her an hissedebiliyorum. Hatta sevişmeye başlayana kadar geçen süreyi de seviyorum. Gözlerinin içine bakarım. O an zihnimden mesajlar gönderirim. Haykırır zihnim seni istiyorum diye. Sonra soyarım yavaşça. Her noktasını incelerim soyarken karşımdakini. Yavaş yavaş öpmeye başlarım vücudunu. Ayak parmaklarına kadar… Vajina kutsaldır ve hepsinin kendine ait kokusu vardır. Yavaşça dudaklarını ayırıp, burnumu yaklaştırırım. Kokusunu içime çekip beynime kazırım. Otuzbir çekerken işime yarar bu kokuyu düşünmek. Dilimle klitorisi ararım. Çeyrek saat oynarım onunla. Acelem yoktur benim. Uzun önsevişmeler severim. Tecavüz eder gibi sevişirim. Alkol aldıysam saatlerce sürebilir. Alkol almışsam ve boşalamıyorsam inadına uğraşırım. Kanayana kadar kamışım. Boşalışım ile susar kalırım. Her kadın, onu sadece cinsel isteklerim için kullandığımı düşünür. Oysa ki bilmezler, bilemezler, ben sadece hissizleştirilmiş tiyatro oyunuma tekrar geri dönmüşüm.

İnsan bilerek ve isteyerek şizofren olmaya karar verebilir mi? Ben verdim. Buradayım artık. İkinci dünyamda. Özgürüm. En karanlık fantezilerimi, yalanlarımı, hissedişlerimi anlatacağım. Ama şimdi değil. Önce seks yapmam lazım.

Yazı kategorisi: Senaryo | Etiketler: , , , , | » yorum bırak;

 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.